KURAN İLE MEZHEPLERİN ORTA YOLU OLMAZ

Dinin tek sahibi Allah’tır. Allah’tan bize gelen, Allah’ın vahyi olan, dinin tek kaynağı ise Kuran’dır. Mezheplerin savunduğu dini yapıda ise Allah + Peygamber + Peygamber’i Görenler (Sahabeler) + Mezhep İmamlarının Kararları + Sonraki Mezhep İmamlarının Fetvaları ve Görüşleri hep beraber dini oluştururlar (önceden anlattığımız gibi Peygamber’den kasıt, Peygamber adına uydurulmuş hadislerdir. Yoksa Peygamber kendisi haşa dine ilave hüküm getirmez, uydurulmuş hadislerin sahibi de olamaz). Bu tabloyu bilen bir Kuran Müslüman’ı için Kuran’ın dini ile mezheplerin dini arasında orta yol bulma şeklinde bir yöntem düşünülemez. çünkü böyle orta bir yol bulma çabası, Allah yanında diğer hüküm koyuculara az da olsa kapı açmak olur. Kuran tek başına dini oluşturmuyorsa, eğer Kuran’dan anlaşılamayan bir tane bile hüküm yine de dinin bir parçası olabiliyorsa, o zaman bin tane de hüküm Kuran’ın üstüne ilave edilebilir. çünkü bir tane bile Kuran’dan olmayan hükmün ister en mütevatir hadis, ister en köklü gelenek, ister en meşhur uygulama olsun dine ilave olunabileceği düşünülüyorsa, Kuran’ın dinin tek kaynağı olması prensibi bozulur. Bu prensip bozulursa, sonuçta bugünkü yapılar da , Afganistan, İran tipi yönetimler de, binlerce hadis kitabı da kendilerince geçerlilik kazanmış olurlar. Eğer ki bir ilave oluyorsa, yüz ilave niye olmasın, yüz olunca bugünkü gibi binlerce de …

İHTİYAÇ YENİ MEZHEP DEĞİL

Mezhepler Kuran dışı ilaveler yapıp din oluşturma gayretlerini Emevi ve Abbasi dönemlerinde (Peygamberimiz’in vefatından birkaç yüz yıl sonra) gerçekleştirmişlerdir. Bugün birisinin kalkıp yeni bir mezhep oluşturması veya Sünni, Şii mezheplerin yeni bir mezhebin çatısı altında buluşmasına gayret etmesi hem gereksiz, hem de hatalı bir çabadır. Peygamber’e daha yakın dönemlerdeki mezhep girişimleri ortadadır. üstelik uydurulan hadisler de hep o dönemin hayata bakışını, Arap mantalitesini, örfünü taşımaktadır. Yeni mezhep oluşturunca bu hadisleri ne yapacaksınız ? Onları çöpe mi atacaksınız? Yeni hadisler uydurup, eskileri bu yeni uydurduklarınıza feda mı edeceksiniz? Yeni mezhep oluşturmak eski hataların tekrarıdır. Yöntem yalnızca Kuran’ın din olduğunu anlayıp, dini yalnız ve yalnız Kuran ekseninde anlamak olmalıdır. Yani ihtiyaç yeni mezhep değil, Kuran’ın tek kaynak olarak ele alınıp, bu yöntem çerçevesinde dinin anlaşılmasıdır.
Her dönemde ortaya çıkan fikri tartışmalarda, herkes fikrini ortaya atarken, fikirlerin ortasını bulduğunu, böylelikle en akıllı olduklarını iddia eden şahıslar türerler. Günümüzde popülist kaygılarla böyle tiplerin türeyebileceğini tahmin ediyoruz. Mezhepçi İslâm uzun yıllar bu topraklarda yaşamış, kendi gelenek ve göreneklerini, ibadetlere şekil verişlerini halk arasına adet olarak yerleştirmiştir. Dilimizde de bunun örneklerini görmekteyiz. Hizipçi, fırkacı manasına gelen Kuran’ın kınadığı bir zihniyetin ifadesi olan “mezhepçi” kelimesi hakaret olarak algılanacağına, “mezhepsiz” kelimesi hakaret olarak algılanmaktadır. Biz farkına varmamamıza rağmen SünniHanefi mezhebinin birçok uygulamasını din ile karıştırmış olabiliriz. Namazdaki bazı ayrıntılar, orucu bozanın iki ay oruç tutmak zorunda olması, başörtüsü, hacda şeytan taşlama gibi birçok uygulama dinin gerçek hükümlerinden bile daha çok dinin kendisi zannedilebilmektedir. Popülist kaygılarla ortaya çıkan ortayolcular şöyle diyebilirler: “Tamam kadının elini sıkmamak saçma ama başörtüsüz kadın olur mu ? Hacda şeytana iki taş atılsa ne olur, namazın bu ayrıntıları namaza güzellik katıyor…” Bu ve benzeri izahlarla, Kuran’ın dini ile mezheplerin dini arasında bir ortayol bulmaya kalkışabilirler. İçinde bulunduğumuz yüzyılda, mezheplerin savunduğu dinin anlatımları; iletişim araçlarının globalleştirdiği dünya, bilimsel ilerleme, sanayi ve bilgi toplumları ile tamamen zıt bir duruma gelmiştir. Bu uyuşmazlıktaki uçurumun büyüklüğü bir çok mezhep savunucusunun inandığının ve yaşadığının farklı olmasına sebep olmuştur.

GÜNEŞ DOĞARKEN KAÇIŞAN YARASALAR

Eğer ki mezhepler savunulduğu gibi Allah’ın dinine eşit olsaydı, hiçbir şart ve durumda mezheplerin uygulamalarından taviz vermemek gerekirdi. Yapılması gereken mezhepler ile Kuran’ın orta yolunu bulmak değildir. çünkü Allah’tan olanla, insanların kendi arzularının orta yolunu bulmaya çalışmaları, Allah’ın dininin hiçe sayılması demektir. Yapılması gereken mezheplerin dinde bir sapma olduğunun, bu mezheplerin asla dinde yeri olmadığının tespit edilmesi ve mezheplerin tümden yok sayılması, bir kenara atılmasıdır. Kuran’ın dinin tek kaynağı olduğu anlaşıldıktan sonra yapılması gereken, Kuran’ın açılıp dinin yeni baştan öğrenilmesidir. Daha evvel de dediğimiz gibi mezhepçi, gelenekçi İslâmcılar bu topraklarda uzun yıllar iktidar oldular ve onların izahlarının çoğu da araştırmasız, incelemesiz bir şekilde mutlak gerçekmiş gibi algılanmaya başlandı. Gelenekçi, mezhepçi İslamcıların dinselleştirdiği geleneklerin birçoğu halkımızın da geleneği haline dönüştü. Bu yüzden ısrarla vurguladığımız; Kuran’ı açıp dinin ne olduğunu öğrenmemiz, haramları, helalleri, namazı, orucu, kadının konumunu, sanatın değerlendirmesini, Kuran’ın anlattıklarına göre anlamamız ve dinin yalnız ve yalnız Kuran’dan anlaşılan kısım olduğunu algılamamız çok önemlidir (35.36.37.38. Bölümlerde Kuran’a göre dinin nasıl anlaşılıp, uydurmaları nasıl ayıklayacağımızın örneklerini görebilirsiniz).

Bu yöntem Kuran’ı tek kaynak kabul etmenin olması gereken sonucudur. Eğer ki Kuran’ın tek kaynak olduğu kabul ediliyorsa o zaman her şey tabi ki bu kabule göre şekillenecektir. Böylelikle dini anlamanın yöntemi de belirlenmiş olacaktır. Bu yöntem ise Kuran’ı, yalnız Kuran’ı okuyup dini anlamaktır. Dini anlamak da bir yöntem işidir, her bilim dalı da yöntem gerektirir. Bu kitapla yapmaya çalıştığımız da bu yöntemi ortaya koymak, sonra bu yönteme göre sonuca gitmektir. Mezhepçi İslam’ın bir çok uydurmasının halk arasında geleneğe dönüşmesi ve sadece Kuran’a gidince ortaya çıkacak radikal değişiklik kimseyi korkutmamalıdır. çünkü unutulmamalıdır ki Allah’ın din diye muradı budur. Allah unutkan değildir. Ve gerekli her şey kitabında vardır. Kuran’da yer almayan detaylar Allah’ın bizi serbest bıraktığı konulardır. Bu yüzden Allah adına din kurmaya çalışanlar, Allah’ın önüne geçip mezhep başlığı ile dini bozanlar, Allah’ın açıklamadığını sanki kendileri akletmiş gibi mezhepleri ile yutturanlar, sadece Allah’ın kitabına uyup uyduruk mezhepçi dini elinin tersi ile itenleri mezhepsiz diye karalayanlar, elbette ki kendi mezheplerinin dini ortadan kalkarken güneş doğarken bağıra çağıra kaçışan yarasalar gibi şamata yapacak ve düşmanlıklarını sergileyeceklerdir.

TüM MESELE YöNTEMİ BELİRLEME

Tüm sorunların çözümünde yöntemin önemi ısrarla ve ısrarla vurgulanmalıdır. Bunun aksi; kişilerin Allah’ın dinini değil, heva ve heveslerini, geleneklerini, popülist eğilimlerini, şahsi görüşlerini din yapmalarıdır. Kuran’a artı izah yapılması kadar Kuran’dan eksilterek izahlar yapılması da felakettir. Kuran’ı yaşadığımız çağa uydurmaya kalkmak da önemli sorunlardan biridir. İnsanların aklını yaratan Allah’ın, kendilerinden daha akıllı olduğunu anlamayan bazıları, Allah’ın dinini kendi akıllarına(özellikle kendi çağlarındaki görüşlere göre) uydurmaya çalışmaktadırlar. örneğin Kuran %95 oranında çağımızla uyum sağlıyor ve çağımızdaki genel görüşle Kuran arasında %5’lik bir fark varsa, Kuran’ın %5’ini çekiştirip çağımıza uydurmaya çalışmamalıyız. Her şeyi yaratan Allah’ın bizden daha iyi düşündüğünü bilip %5’lik hatalarımızı Kuran’a göre düzeltmeli, dinin tek kaynağı olan Kuran’a eksiksiz uyma yönteminden taviz vermemeliyiz. Bugünkü mezhepçi dinin hatalarının kökündeki en önemli sebeplerden biri Emevi ve Abbasi döneminde kişilerin kendi çağlarının görüş, gelenek ve kabullerini dinselleştirip, kendi devirlerine göre popülist bir yaklaşım sergilemiş olmalarıdır. Bizim de orta yolcu diye ortaya çıkmaya kalkanlar hakkındaki endişemiz Emevi ve Abbasi dönemindeki tavrı, bu şahısların günümüzde sergilemeye kalkmalarıdır. Kuran ile mezheplerin dininde orta yol bulmaya kalkınca hakem kim olacaktır. Tabi ki bu orta yolcuların kendileri; yani etten, kemikten insanlar. Oysa din Allah’ın tekelindedir ve Kuran Allah’ın sözü olduğu için tek hakemlik yetkisine Kuran sahiptir. Kuran’ı tek hakem, tek kaynak ilan etmek, dini tek başına gerçek sahibi olan Allah’a teslim etmektir, her şeyin yaratıcısı olan Allah’a. Bunun aksi tavırlar yaratılmış olan insanlara da hüküm koyma yetkisini verecektir.

Dini konulara bilimsel bir tarzda, yöntemli bir şekilde yaklaşmalıyız. Bilimin yuvası olan üniversitelerdeki öğretim görevlilerimiz de bu konuda titiz olmalıdırlar. çünkü bilimsel yaklaşımın ve keyfilik yerine yöntemselliğin öneminin en iyi üniversitelerde anlaşılması beklenmektedir. Fakat üniversitedeki bazı Profesörler önce Hanefi mezhebinden olduklarını söyleyip, daha sonra Hanefi mezhebine tamamen zıt fikirler ortaya koyabilmektedirler. Veya Kuran’a dayalı İslam’ı savunduğunu söyleyen bazı öğretim görevlileri kafalarına esince bazen hadis ve mezheplerden sonuca giderek kendi savundukları yöntem ile çelişmektedirler. Başta bilim adamlarımız geleneklerin zihinlerine vurduğu prangalardan kurtulacaklar, popülizmi kenara bırakacaklardır ki yöntemsel olarak konuya yaklaşsınlar. çünkü yöntemsellik; objektiflik, keyfiliğe yer olmaması, popülizm adına hareket edilmemesi demektir. Yöntem dindeki otoriteyi bir tek Allah’ın kitabına vermek olursa, hiçbir insanın keyfi yaklaşımlarına, insanlar hoşlansın veya sırf gelenekler devam etsin diye popülist veya gelenekçi oluşumlara fırsat tanınmaz. Yani Allah’ın detaylı bir şekilde indirdiği din böylece bir tek Allah’ın tekelinde kalır. Kısacası arzuladığımız bu sonucun en büyük dostları, objektiflik ve yöntemsellik; en büyük düşmanları ise gelenekçilik, keyfilik, menfaatperestlik ve popülizmdir.

Allah size kitabı detaylandırılmış bir halde indirmişken ondan başka hakem mi isteyeyim?

6 Enam Suresi 114

BÜTÜN HADİSLER ŞüPHELİDİR

Bu kitapta hadislerin Kuran’la, birbiriyle, mantıkla, insafla çelişmesini örnekleri ile uzun uzun anlatmaya çalışmamızın sebebi, yukarıda aktarmaya çalıştığımız mantığın açığa çıkmasıdır. Kuran’ın yanına kaynak olarak ilk konulmaya çalışılan hadis olmuştur. Hadisin bile Kuran’ın yanında kaynak olamayacağının anlaşılması, mezhep imamlarının hükümlerinin dinin kaynağı olamayacağını daha baştan gösterecektir. Bu ise bizi kitabımızın başından beri belirttiğimiz dinin kaynağının sadece ve sadece Kuran olduğu sonucuna, bu yöntemin doğruluğuna bir kez daha götürecektir. Falanca hadis mütevatirdir, yani bir çok kaynaktan gelmiştir izahı da kimseyi aldatmasın. Kuran’da bir husus unutulmuş değildir ki mütevatir hadise de ihtiyaç olsun. üstelik hangi hadislerin mütevatir olduğu konusunu da hadisçiler tartışmışlardır. Yani hangi hadisin mütevatir olduğu mütevatir değildir. Unutulmasın ki ne Peygamber, ne de dört Halife tek bir hadis kitabı, tek bir hadis sayfası bile oluşturmadıkları gibi, hadis yazımını, naklini yasakladılar. Üstelik bu şahıslar isteseler doğru hadisleri toparlayabilirlerdi. çünkü Peygamber’in kendisinin veya çok yakınlarının, Peygamber yaşarken veya vefatından hemen sonra çok doğru hadis kitapları oluşturmaları mümkündü. Fakat onlar en mütevatir denilen hadisleri bile Kuran yeterlidir, insanlar Kuran’dan başka sözlerle ilgilenmesinler diye toplamadılar. Oysa bugün sorun sırf Kuran’dan başka kaynaklarla ilgilenilmesi değildir. Bugünkü dert doğru ile yalanın ayırt edilemeyecek şekilde karışmış olmasıdır. Sözün kendisine, mantıksallığına bakarak bir çok yalan hadisi anlayabiliriz fakat doğru hadisi hiçbir şekilde anlayamayız. Kuran’la, birbiri ile de mantıkla çelişen hadisleri Peygamber söyleyemeyeceğine göre bunların yalan olduğu açıktır. Fakat Kuran’la, başka bir hadisle ve mantıkla çelişmeyen bir hadis illaki Peygamber’in sözüdür demek doğru değildir. Hadis rivayetine kızan bir kişinin Kuran’daki surelerin faziletleri hakkında hadis uydurup, kişileri Kuran okumaya sevk etmeye çalışması, ölmeden önce ise bu hadisleri uydurduğunu itirafı hadis oluşumunu açıklayan kitaplarda anlatılan bir vakadır. Sonuç olarak şunu anlamalıyız ki, Kuran dışında en mütevatir, en mantıklı gözüken hadisler bile dinin kaynağı olamazlar. Bu hadisler Kuran’la çelişmiyorsa gerçek olabilirler. Fakat her halükarda bu hadislere ihtiyacımız yoktur; üstelik bu hadisler zandır, şüphelidir ve din zanna, şüpheye bina edilemez.

115Rabbinin sözü doğruluk bakımından da, adalet bakımından da tastamamdır. O’nun sözlerini değiştirebilecek yoktur. O işitendir, bilendir.

116Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak zanla yalan söylerler.

6 Enam Suresi 115,116

KRALDAN ÇOK KRALCI OLUP PEYGAMBERDEN ÇOK(!) DİNİ DÜŞÜNENLER

Kuran’la mezheplerin dininin orta yolunu bulma çabasında: “Hiç olmazsa şu hadisleri alalım” şeklinde illaki Kuran’ın yanına bir şeyler koymaya kalkan orta yolcular(!) kimseyi aldatmasın. Surda bir gedik açılırsa, tüm hadislere kapı açılır. Kimse kraldan çok kralcı olduğunu iddia edip, Peygamber’in yapmadığını yapıp dini Peygamber’den bile daha çok düşünüyormuş havasına girmesin. Üstelik bunun Peygamber adına yapıldığı iddiası çok komiktir.

Bu popülist orta yolcu sınıftan daha değişik bir orta yolcu sınıfa da dikkat çekmek istiyoruz. Bunlar çok yaygın bir kitledir. Bunlar “Ben Sünni Hanefi mezhebindenim.” derler. üstelik bunlar belli tarikatlara, gruplara mensup olduklarını söylerler. Fakat bunların mezhebine göre erkeklerin illaki sakal bırakması lazımken, bunlar ya bıyıklı, ya da pasparlaktır. Yine bunların mezhebinde tüm telli sazlar haramken bunlar müzik dinler, üstelik kimileri radyo, televizyon kurup, müzik yayını bile yaparlar. Bunların mezheplerinde haremlik selamlık farzken, kadın sesi duyulmamalı iken, radyo ve televizyonlarında başı açık kadın spikerler kullanır, meclise erkeklerle karışık oturacak kadın milletvekilleri sokmaya kalkarlar. üstelik ısrarla mezhepçi görüşü savunur, Kuran’ın İslam’ıyla mücadele bile ederler. Bunların savunduğu başka, yaşadığı başkadır. Bunlar perhizdeyken, lahana turşusunu löp löp götürenlerdir. Bu yaptıklarını tebliğ taktiği(!) gibi kılıflarla açıklamaya çalışırlar. Ortam müsait olursa, olsaydı başlığı ile başlayan konuşmalarında mezhebin sakal bırakma, müzik yasağı, haremlikselamlık gibi izahlarını temize çıkarmaya gayret ederler. Halkın birçoğu ise mezheplerin izahlarını, uydurma hadislerden çıkan sonuçları bilmediği için, bu koyu mezhepçi(!) görünümlü kişilerin hareketlerine bakarak mezheplerin İslam’ını anlamaya çalışmaları sonucunda yanlış kanaatlere varır. Bu kimseler sakalın o kadar önemli olmadığını, haremlik selamlık olmadan da olabileceğini, müzik dinlenebileceğini, mezheplerin İslam’ının bunlara karşı o kadar katı olmadığını zannedebilir.

AFGANİSTAN’DAKİ TALİBANLAR SÜNNİLİĞİN ÖRNEĞİDİR

Oysa kitapta ısrarla verdiğimiz bir örneği bir daha vermek istiyoruz. Mezheplerin İslam’ından, Sünni mezheplerin yaşam tarzını öğrenmek isteyen Afganistan’ın Talibanlarını, Şii Mezheplerinin İslam’ını öğrenmek isteyen İran’daki Şiiliği incelesin. Onlar mezheplerin abartılı birer varyasyonları değil, bilakis mezheplerin ta kendileridir. “Tebliğ yapıyoruz, ileride biz İslam’ı hakim edince şöyle şöyle yapacağız” diye sakaldan, haremlik selamlıktan, cübbeden, müzik yasağından kaytaranlar bizim Türkiye’nin tarikatlarındaki, gruplarındaki kişilerdir. Mezhepler birer sapmadır. Fakat Afganistan’ın Taliban’ı, İran’ın Şii’si kendi sapması içinde tutarlıdır.

Fakat Türkiye’nin grup ve tarikatlarındaki birçok sözüm ona orta yolcu mezhepçiler, kendi sapmaları içinde birer sapmadırlar.

Türkiye’nin sosyolojisine, geleneklerine, hayat tarzına birçok yönden damga vurmuş Sünni, Hanefi mezhebinin ve Kuran’ın dininin farkları aydınlarımızca ne yazık ki çok çok az bilinmektedir. Bu kitap umarız aydınlarımızın bu konudaki bilgilenmelerine katkıda bulunur. Günümüzde Sünni Hanefilik veya Alevilik aileden çocuğa geçen etnik bir kimlik olarak algılanmaktadır. Zamanla etnik bir kimliğe dönüşen, aslında bazı insanların mezhep kurarak kendi gelenek, göreneklerini din diye yutturması olan bu mezheplerin etnik bir kimlikle hiçbir alakası olmadığı anlatılamamıştır. Zaten bir çok etnik sorunla mücadele eden Türkiye’miz, etnik kökenle hiçbir alakası olmayan ve etnikleştirilen, mensubu olunması adeta bir tarz milliyetçiliğe, hatta ırkçılığa dönüştürülen bu mezhepler yüzünden hiç de ihtiyacı olmayan sorunlarla yüz yüze gelmiştir. Bu mezhep kavramları o kadar yanlış kullanılıp, o kadar milliyetçiliğe dönüştürülmüştür ki bir ateist kendini Alevi diye tanıtmakta, müzik dinleyen, parlak, cübbesiz, kadınlarla el sıkışabilen biri ise Sünni Hanefiliğin koyu bir savunucusu olabilmektedir. Lütfen aydınlarımız önce siz mezhep nedir, etnik köken nedir öğrenin, bu mezheplerin gerçek yüzünü, kökenini, inançlarını kavrayın, sonra da bu halkı aydınlatın. Ama önce aydınlanın!…

AYDINLARIMIZ AYDINLANIRSA

Mezheplerin özü bilinmeden dini gruplara getirilen eleştiriler de mantıksız olur. örneğin İstanbul’un Fatih semtinin çarşamba mahallesinde Sünni Hanefiliği tam uygulamaya çalışan bir grup şiddetle eleştirilirken, yine SünniHanefi olduğunu söyleyen bir Diyanet İşleri Başkanı, SünniHanefi’yim diyen sakalsız bir dini grup lideri, Sünni Hanefi’yim deyip kendi mezhebince bir zina türü olan kadınla tokalaşmayı gerçekleştiren sözde İslami parti lideri, bu açıklamalarından ve fiillerinden dolayı eleştirilmemektedirler. Neden? çünkü aydınlarımız SünniHanefilik nasıl olur bilmiyorlar da ondan. Eğer bilselerdi, Fatih çarşamba’daki kişilerin aslında inançlarında diğerlerinden daha samimi olduğunu göreceklerdi. Onlardan önce parlak şeyhleri, müzik yayını yapan grupları, el sıkışan liderleri eleştirmeleri gerekecekti. çünkü bunlar SünniHanefi’yim diyorlar ama inançlarının gereklerini yerine getirmedikleri gibi, üstelik kendilerini belli dini konumlarda görüyorlar.

Tabi ki Kuran’ın dinine göre sakal, cübbe diye bir mecburiyet yoktur, Kuran müziğe bir yasak getirmez, kadın erkek el sıkışamaz diye bir hüküm de koymaz. Bu sözde orta yolcu, uygulamada samimiyetsiz kişiler Kuran’ın İslam’ına karşı gelip, mezheplerin İslam’ını savunmakta, fakat mezheplerinin gereğini yerine getirmemektedirler. Mezheplerin İslam’ında daha evvel gördüğümüz gibi tüm bu yasaklar vardır. Her şeyden önce mezheplerin İslam’ına uyan bu kişileri samimiyete davet ediyor ve savundukları sistemin uygulayıcısı olmalarını istiyoruz. Hiç kimseyi “tebliğ yapıyoruz, bu tebliğ taktiğidir” diye uyutmasınlar. Siz evvela yaşamınızla savunduğunuz sistemin nasıl yaşandığını gösterin, en büyük tebliğ o olacaktır. Savunduğunu yaşamayıp, bir de tebliğ başlığıyla o sistemin savunuculuğunu yapmak nasıl bir çelişkidir? Bir kısmının devleti ele geçirmek için taktik yaptıklarını etraflarına anlatıp; “Devleti ele geçirmek gibi ulu bir gaye için bu hükümlerden fedakarlık yapıyoruz!..” şeklinde içine düştükleri çelişkiyi açıkladıklarını biliyoruz. Yani bizim karanlıktaki aydınlar uyuyadursunlar, zahiren “çağdaş dinci” diye adlandırılan bu tipler din adına Talibanlar gibi Sünni bir devlet hayalindedirler. Gerçek Sünni Hanefi mezhebini bilmeyenler sakalsız, cübbesiz bu mezhepçileri kimi zaman aydın Müslüman (!) hocaefendiler diye ilan etmektedirler.

Görüldüğü gibi gerçek aydınların Kuran’ı, bu mezheplerden farklarıyla beraber bir an önce öğrenmeleri çok büyük bir zarurettir. Dinsizlik adına bu gruplara yapılan hücumlar bu grupların daha çok güçlenmesine sebep olur. üstelik bu saldırıları seyreden halk, hücumları dinsizlikle aynı kefeye koyunca, mezhepleri din ile özdeşleştirebilir. Bu çok büyük bir tehlikedir. Bu tehlikenin yegane etkili ilacı gerçek din ile mezheplerin uydurmalarla dolu yapısının ayırt edilmesidir. Sunni mezhepler tam anlaşılırsa, o zaman Kuran’ın İslam’ının değeri de tam anlaşılacaktır. Savunduğunu yaşamayanların, savundukları mezhebi tam yaşamalarını bu yüzden istiyoruz. Eğer savunduklarını yaşarlarsa halk Kuran’ın İslam’ının değerini ve mezheplerin izahlarındaki felâketleri çok daha çabuk ve çok daha iyi kavrayacaktır. Bu arada Kuran’ın İslam’ına inananların Kuran’a, mezheplerin İslam’ına inananların mezheplerinin kitap ve ulularına sahip çıktığından çok daha fazla sahip çıkması gerektiğini hatırlatalım. Kuran Müslümanlar’ı mezhepçilerden daha cesur olmalı, daha çok çalışmalıdır ki, Allah’tan, bu mezheplerin karanlığını gidermesini istemeye yüzümüz olsun. Uydurukçularına sahip çıkan, onu bunu aforozlayıp kendini dine kabul, dinden ret makamı görenlerin, dinin kendisi zannedilmesi ne acıdır! Bu şahıslar din adına konuşurken dini bilmeyen halk bunların aslında mezheplerin adına konuştuğunu bilmemekte, üstelik bu kesimin izahlarından sonra birçok kişi dinden uzaklaşmakta ya da din düşmanı olmaktadır. Tabi ki bunda bu uydurukçuları dinle özdeşleştirenlerin ve şahsi cahilliklerini yenmeyip, gerçek dini öğrenmeye çalışmayanların da suçu vardır. Artık hepimizin cehaleti yenip gerçek dini öğrenmemizin ve Allah adına konuşan mezhepçileri susturmamızın vakti gelmiştir. Bunu yapacak olanları kendi dışınızda aramayın. Başımıza gelenler hep “Bu sorumluluğu ben almayayım da kim alırsa alsın” kaytarmacılığından gelmektedir. Bunu yapacak olan benim, sensin, biziz, sizsiniz.